Portre fotoğrafçılığı hakkında daha fotoğraf çekmediğim zamanlarda şöyle bir cümleye denk gelmiştim; ” Fotoğrafın en zor alanıdır. Kamerayı fotoğrafladığınız kişinin gömleği ile teni arasında bir yere yerleştirmeye çalışmalısınız.”

Bu nasıl mümkün olabilir ki demiştim. Sanat yapacağız diye bu kadar afili sözlere ne gerek var ki, kadrajına al ve çek bu kadar kolay işte düye düşünmüştüm. Ama sonradan fotoğraf çekmeye başladığımda aslında tanımadığınız insanların fotoğraflarını çekmenin sadece fotoğraf makinasının deklanşörüne basmaktan ibaret olmadığı daha iyi anladım.

Aslında “Neden portre fotoğraflarını bu kadar çok seviyorum” sorusunun cevabı birazda fotoğrafçı ile alakalı. Şöyle ki; görüp beğendiğiniz o güzel portre fotoğraflarının temelinde fotoğrafdaki kişinin bir hikayesi ve bu hikayeyi ortaya çıkarabilmeyi başaran bir fotoğrafçı var. Portre fotoğrafları çeken bir fotoğrafçı her şeyden öte biraz sosyal olacak. Fotoğrafını çektiği kişi ile konuşacak ilk önce. Bir bardak çayını içip, bir dal sigara ikram edecek…Bir dostu, bir arkadaşı ile konuşur gibi konuşacak ilk önce.

Aslında  bu sanıldığı kadar da zor bir konu değil. İnanın bazen tek bir cümle bile karşınızdaki insanın buzlarını kırmanıza yardım edebiliyor. Mesela, yaşı kaç olursa olsun fotoğrafını çektiğiniz bir kadına, ona ne kadar güzel olduğunu söyleyin, değişime inanamayacaksınız.

Şimdiye fotoğraflarını çektiğim herkesin adını, memleketini biliyorum. Bazıları aşklarını anlattı, bazıları şehre göçen evlatlarını…Kocasından benim yanımda dert yanan anaları mı dinlemedim, yaptığı aşureyi ikram eden teyzeleri mi görmedim…

Konuya bu yönden bakınca fotoğraf çekmek amaç değil sonuç olmaya başlıyor bir anda. Fotoğrafın iyi veya kötü olması değil, fotoğrafı çekene kadar geçen süre boyunca neleri paylaştığınız daha özel ve unutulmaz olabiliyor çoğu zaman…İşte o anlarda da kişinin teni ile gömleği arasına girebilmeyi başarabiliyorsanız, portre fotoğrafçılığını siz de sevmeye başladınız demektir.

 

 

error: Content is protected !!